Ana içeriğe atla

Bu nasıl başlangıç! Hani nerede devamı?

Çocukluğunda anneleriyle bolca vakit geçirenlerin bazıları bilir; ruh çağırma diye batıl bir ritüel vardır. Büyükçe bir kağıdın üzerine alfabedeki harfler daire oluşturacak şekilde sırayla yazılır. Örnek bu ya, ortaya kocaman bir EVET bir de HAYIR kondurulur ki “ruh” toptancı cevapları rahatça verebilsin. Kağıt topluluğu tam ortalayacak şekilde pürüzsüz bir masanın üzerine güzelce yerleştirilir. Mutfaktan şık bir kahve fincanı getirilir, fincanın içine dualar okunur, sonra kapalı bir şekilde kağıdın orta yerine konur fincan ve parmaklar üzerinde birleşir… sonra kim nereye iterse!



Mayıs 2013’den beri “Gezi Ruhu” denen lakırtı da aynı batıllıkla mahlul oldu. Birçok siyasi çevre ve insan her başı sıkıştığında onu çağırıyor. Bir çok kişiye güzellemeleri hala hoş geliyor olsa da Gezi çevrimi, etkileri, dolayımlarıyla birlikte uzunca bir süre önce kapandı ve artık her “gereksiz” kullanımında telaffuzu kulak tırmalar hale gelen bir şeye dönüştü.


Ruh çağırmayı bırakalım; geriye kalan bir şey var mı?
Doğrudan söylemek gerekirse, Gezi bir demokratik devrim girişimiydi. Fakat keşfettiği kıyıları, çok uzaklardaki bilindik bir diyar sanan kaşifler gibi kendisinin farkına varmaktan uzaktı. Kendi yeni kıtasının Kolomb’u olan bu hareket biraz da bir ilk olmanın verdiği acemilikle el yordamıyla kendine yollar aradı. Fakat bu kör kaşif önce devlet zorundan, sonra da kendi dağınıklığının ve içinde bulunduğu açmazları aşacak araçların yokluğundan ya da bu araçları kurmaya girişmeye cesaret edemeyişinden tavsadı ve çöküşten kurtulamadı.


Çöküşün temel sebebi, hareketin enerjisini -kendini yeniden üreteceği ve yaygınlaşacağı- doğru bir istikamete yönlendirecek, kendine yeni düzlemler yaratacak, isyanı sıçratacak bir iddia, program ve hedef etrafında kendini örgütleyememiş olmasıydı. Zira Gezi’yi bir toplumsal olay olmaktan çıkarıp bir harekete dönüştürecek olan şey bu tarzda genel ve ortak bir program ihtiyacıydı. Keza örgütlü yapılar da tüm bu olan biteni kavrayacak bir politik anlayıştan yoksun olduklarından ya da bunun mekanizmalarını yaratmak konusundaki yetersizliklerinden dolayı, hareketi ivmelendirecek birleşik bir mücadele örgütü yaratmanın fırsatını henüz parkın içerisindeyken kaçırdılar.


Fakat hareket çok da çabuk yok olmadı! Gezi’nin artçıları özellikle ve ağırlıklı olarak İstanbul’da yerel park forumları etrafında toplandılar ve yayıldılar. Hatta ilk ortaya çıkışlarında “Her yer Taksim” ise her park ta Gezi olabilir yorumları forumlarda belirgin düzeyde bir enerji yarattı.


Açığa çıkan bu enerjiye rağmen, ilk yenilgiden ders çıkarmayan bu artçı hareketler de yine toplumsal muhalefete yön verebilecek herhangi bir hedef ve program üretemediler. Tüm bu kalkışmalar esnasında ve sonrasında, bu yığınları temsil iddiasında olan platformlar da hareketin taleplerinin fersah fersah gerisindeydiler. Böyle bir ortamda yol belirleyebilmek sloganlardan türetilen kılavuzlara, o kılavuzlarla açılan patikalara kalmıştı. Haliyle sadece çağrışımlarla yaratılan bu patikalar, potansiyeli milyonları bulan bu hareketi mecrasına akıtamadı. Tüm bu çabalar sezgisel ve yüzeysel bir yaklaşım olmaktan öteye gidemedi. Zaman geçip momentum kaybedilince demokrasicilik park forumlarının illeti haline geldi ve forumları içten kemirdi; hamasi söylemlerle, romantik şiirler ve şarkılarla kürsü boğuldu, ortaya çıkan yüzlerce fikre rağmen karar alabilecek mekanizmalar kurmaktan kaçınıldı ve binlerce kişiden oluşan bu forumlar hem yönetilemez hale geldi hem de yığınların beklentilerini de boşa çıkardığı için güçten düştü ve dağıldı.  


Tüm bunlara rağmen bazı mahalli forumlar ve park forumları içerisinden türeyen bazı deneyler küçük birer birikime dönüşmeyi başardı. İşgalevlerinden mahalle dayanışmalarına, kooperatif çalışmalarından çeşitli platformlara, ses getiren seçim kampanyalarından eylem ve dayanışma ağlarına kadar bir çok oluşum ne kadar birleşik bir mücadele izleyemeseler de irili ufaklı tecrübeler biriktirmeyi başardılar. Patikalar kalabalıkları bir yerlere götürmedi ama yürümekte kararlı olanları bir yerlerde buluşturdu ve geride takip edilebilecek izler bıraktı.


Geçmişten çıkarılan bir ders olarak HAYIR Meclisleri
İşte HAYIR meclisleri de tüm bu patikaların kavşağında kuruldu. Siyasi çevreler ve aydınlardan oluşan Demokrasi için Birlik girişiminin de inşa iskelesini oluşturduğu meclisler, son birkaç yılda örgütlenen etkili seçim kampanyalarında bir araya gelenlerden bağımsızlara, mahalle forumlarından eylem platformlarına, siyasal partilerden irili ufaklı politik yapılara kadar uzanan genişçe bir topluluğu bir araya getirdi ve binlerce katılımcısıyla sokakta var olmayı, halk inisiyatifine dayalı ve bireysel katılımla örgütlenen en kitlesel kampanyaya imza atmayı başardı. Tüm imkansızlıklara rağmen, kendi yarattığı mekanizmalarla ve imkanlarla sadece İstanbul’da 3 milyonun üzerinde materyal üretti ve dağıttı, haftanın 3 günü sabah saatlerinde, İstanbul’un ana arterlerinde eş zamanlı çalışmalara imza attı. Sadece meclisler şeklinde değil aynı zamanda karar alıcı organlar yaratarak çalışmayı örgütledi. Ürettiği argümanlar ve materyallerle hem diğer kampanyaları hem de Evet cephesini etkiledi ve hem Evet hem de HAYIR cephesinde kopya çalışmaların ortaya çıkmasına vesile oldu. Hem örgütlü hem de bağımsızları kapsayan karma yapısıyla (en azından kent merkezindeki meclislerde) sorunsuzca bir kampanya süreci örgütlemeyi başardı, meclisin katılımcıları arasında kuvvetli bağlar geliştirdi.


Haziran üçlemesi
Geçerken şunlara da değinmek gerekiyor, son 4 yılda yaşananlar bize bir Haziran üçlemesi bıraktı. Biri dağınık ve imkanlarını değerlendirememiş ama toplumsal ufuk açıcılık işlevi gören bir kalkışma olarak Gezi; diğeri (ehvenişer bir seçenek olarak) demokratik muhalefeti ve Gezi’de açığa çıkan tarzı en fazla kapsama becerisini gösteren HDP ve 7 Haziran’da yarattığı etki; sonuncusu ise yapısal olarak belki doğru kurgulanmış ama çizdiği perspektif, bileşenleri, HDP/HDK’ye rakip bir odak olarak kendini kurgulayışıyla ve arkaik ismiyle Haziran Hareketi. Bu üçlemenin her bir parçası ayrıntılı bir inceleme yazısını hak ediyor ve her biri üzerine uzun tartışmalar yapılabilecek yazıların konusu olabilirler fakat ne bu yazının hacmi buna müsaade ediyor ne de bunun için zaman var. Bu yüzden çok genel geçer bir değerlendirmeyle tanımlamaya çalışalım.


Gezi ile ilgili değerlendirmelere yukarıda kabaca değindik.


HDP özelinde ise durum 2015 Haziran’ındaki başkanlık meselesinde oynadığı kilit rolle şekillendi. Hem Gezi vesilesiyle açığa çıkan iklim ve diyaloğun hem de yıllar içinde Kürt Özgürlük Hareketi içerisinde yetişmiş nitelikli kadroların etkili siyasetleriyle ve doğru taktik hamleleriyle HDP ana akım dışından ana muhalefete oturan 3. büyük parti olmayı başardı. Fakat hem kendi yapısal açmazları (örneğin bir tür örgütler platformu gibi işlemesi, bağımsızları ezen ya da gereğinden fazla kıymetli hale getiren yapısı, parti kadrolarının tabandan kaynaşmasını engelleyen şemsiye modeli şeklindeki örgütlenmesi, batıda 30-40 yıldır başarı yüzü görmemiş ve başarısızlıkları kanıksamış sosyalist kadrolara doğrudan partide önemli görevler verilmesi, bu durumun partinin yoksul Kürt tabanını küstürmesi, yerellerin özelliklerini göz ardı eden çalışmalarla siyaset yapılması vb.) hem de büyük bir belirleyen olarak PKK’nin bir tür kütle çekim etkisi yaratması ve ayrıca tüm bunların dışında maruz kaldığı devlet şiddeti HDP’nin hem düzgün bir şekilde çalışamamasına hem de güçten düşmesine sebep oldu. Kürt Özgürlük Hareketi’nin iki emperyalist blok arasından sıyrılarak, hem ortadoğu hem de dünya siyasetinde üçüncü bir çizgiye işaret etmesine rağmen HDP’nin bu verili durumu Türkiye’nin batısında bu çizgiyle sahici bir dayanışmayı örgütleyecek bir hareketin ortaya çıkmasının önünde de bir engel haline geldi. HDP kadroları Türkiye’nin batısında da Kürdistani kodlarla siyaset yapmaya yöneldiler fakat en çok oy aldıkları semtlerde dahi karşılık bulamadılar! Demirtaş ve bazı sembol isimler sayesinde partiye dönük alaka belli bir düzeyde devam etse de partinin bunu esaslı bir taban faaliyetine çevirme olasılığı kalmadı. Yine de HDP/HDK pratikleri onlarca olumlu örnek bırakmayı da başardı; yönetimlerde uyguladıkları rotasyon ve eşbaşkanlık vb uygulamalar politikayı yaygınlaştırıp, dezavantajlı gruplara ve kategorilere de alan açmak bakımından en önemli örnekler oldular.


Haziran Hareketi için ise kabaca şunları söyleyebiliriz: Bir birleşik mücadele projesi olarak hem çok geç kalınmış bir girişim oldu hem de HDP/HDK’de belirginleşen yoğunlaşmanın bir alternatifi olma, olası kitle tabanını HDP’ye kayışını engelleme gibi konsolidasyon amaçlı bir aygıt olduğundan çatırdamaya mahkum bir zeminde doğdu ve ÖDP ile TKP’deki umut vadeden hareketçi muhalefeti de soğurdu. Her iki partideki muhalefet tüm toplumsal muhalefeti umutlandıran bir yönelime gebeydi ama örgüt içi dengelerden özgürleşemediler. Hem bileşenlerdeki kopuşlar hem de sadece ilkelerden oluşan yetersiz bir politik programla sınırlı kalmaktan kaynaklı olarak referandumu karşılarken hacmen en cılız seviyelerindeydiler. Fakat tüm dezavantajlarına rağmen meclisler şeklinde örgütlenmesi bakımından ve İstanbul dışında da görece toparlanmalara vesile olması bakımından olumlu etkiler yarattılar.


Peki ya sonra?
Referanduma günler kaldı. Ne Evet ne de HAYIR cephesi belirgin bir üstünlük sağlayabilmiş gibi görünmüyor. OHAL garabetinin gölgesinde, seçime ciddi bir belirsizlikle giriyoruz.


Farkın az olması durumunda, sonucun Evet ya da HAYIR çıkmasının bir farkı olmayacağı yönünde onlarca görüş var fakat durumun pek böyle olmayacağını söylemek gerekiyor. Evet sonucu ciddi bir demoralizasyon yaratacaktır ve toparlanmak pek de kolay olmayacaktır. Tüm devlet aygıtını, medyayı elinde tutan iktidara, olası bir seçim zaferinin ardından zaten yetenekli olduğu meşruiyet devşirme alanında hasar vermek hiç ama hiç mümkün görünmüyor! Sanılanın aksine yeni müesses nizamı kurmak o kadar da güç olmayacaktır. Evet ile gelecek bir anayasal diktatörlükle faşizmin inşası yönünde atılacak birkaç adım, Sünni İslam'ın örfi uygulamalarını yeni tesis edilecek rejimin yasalarına dayanak haline getirecek bir ortam yaratacaktır. İşte belki bugün el yordamıyla tanımlanan İslamcı/mezhepçi faşizm’in alametifarikası da tam olarak burada ete kemiğe bürünebilir. Tüm bunların gerçekleşmemesi durumunda dahi ulusalcılarla kurulacak yeni bir denge siyaseti ve yeni bir 90’lar konseptiyle ortak düşman Kürtler ve dolayımıyla çevresindeki sol muhalefet hedef tahtasına oturtularak yeni nizamın tesisine girişilebilir.


Peki HAYIR çıkarsa! Tüm bu kuşatılmışlık altında HAYIR çıkma ihtimali çok zor da olsa hala daha ciddi bir olasılık. Şunu söylemek gerekiyor: Gezi’den ve 7 Haziran’dan başlayarak Erdoğan dönüşsüz bir yola girdi. Neo liberalizmden Bonapartizme geçiş yapan ve bir adım ötesinde faşist bir rejime geçebilecek geniş bir skalada tanımlanabilecek bu yol yürünürken, hem Erdoğan'ın ve kendi aparatına dönüştürdüğü partisinin hem de temsil ettikleri burjuva fraksiyonun tüm riskleri alacağı aşikar; bu noktadan düşüş yok olmaları anlamına geleceğinden -ki bu odak ya yargılanacak ya da yeni müesses nizamın kurucuları olacaktır- hem siyasal İslam ve onda vücut bulmuş bu burjuva fraksiyonu hem de onun popülist önderliği bu rotaya mecburdur. Tüm kademelerine kadar yönetemedikleri bir rejim ve devlet biçimi inşa edemedikleri takdirde, kısa vadede sağda yeni bir diziliş ve koalisyonlarla Erdoğan’ın tasfiyesine girişilirken, uzun vadede hem Gezi'yi hem de 7 Haziran'ı yapanların olası bir ittifakıyla alaşağı edilecekleri, olasılıklar iyi değerlendirilse de demokratik devrimin bir kaçınılmaz olacağı... bugün kendi faşist kitle tabanının çevrelediği mahalleleri de olası bir devrimci yükselişte kaybedecekleri bir Türkiye'de yerlerinin olmadığını bilmektedirler. Ve bunun gereğini yapmaktadırlar. HAYIR, bu yönde bir toplumsal altüst oluşun imkanlarını açacak bir çatlat yaratabilir; ruh çağırmak yerine tecrübelerinden ders çıkaran bir toplumsal muhalefetin önüne, bu çatlağı devasa bir yarığa dönüştürmesi için fırsatlar serebilir.


Etkili bir birleşik mücadele aygıtı yaratmanın imkanları var mı?
Son 4 yılda yaşadıklarımız hem muazzam bir birikim hem de onlarca olasılık olarak önümüzde duruyor. Özellikle HAYIR Meclisleri’nde ortaya çıkan cevher tam da bu tecrübeler ve dersler üzerine kurulu. HAYIR Meclisleri her ne kadar İstanbul’da, özellikle de belli merkezlerde gerçek meclis vasfıyla işlemiş olsa da oldukça etkili çalışmalara imza attı ve belli bir düzeyde HAYIR çalışmalarını da domine etti. Meclisler referandum için bir araya gelenler tarafından kuruldu fakat yol yürünürken potansiyeli çoktan sandığı aştı. 17 Nisan’da her ne sonuç çıkarsa çıksın üzerine etkili bir birleşik mücadele aygıtı inşa edebileceğimiz, sahici bir yapı ve zor günlerde yoldaşlık etmeyi becermiş esaslı ilişkilerimiz var artık. Şunu bugünden söylemek lazım, olası bir HAYIR sonucu, bizi bütün mümkünlerin kıyısına götürebilecek bir gemiye bindirebilir ya da tersi sonuçta devasa bir fırtınanın içerisine çekebilir.


Bugün ihtiyacımız olan şey hem Türkiye’deki egemenlerin hem de küresel kapitalizmin krizlerinin yarattığı fırsatlar silsilesi içerisinde, Türkiye’nin batısında yığınlar arasında çalışabilecek, Kürt Özgürlük Hareketi’nden bağımsız ama onunla müttefik olmayı stratejik olarak belirlemiş, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümünü programına koyan, Erdoğan şahsında toplanmış otoriter, mezhepçi dalgayı geri püskürtmeyi hedefleyen bir özne yaratmak ve doğu despot devlet geleneğini ters yüz edecek bir demokratik devrimin katalizörü olmaya aday olmaktır. Bugün Türkiye siyaseti Erdoğan dışında öznesizdir! Olası tek alternatif özne HDP, hem kendi açmazlarından hem de devlet zorundan kaynaklı olarak kolu kanadı kırık bir pozisyona itilmiştir. Çok ciddi tartışmalara gebe olsa da bu yönde bir iradeyi göstermek hareketimizi politik olarak derinleştirecek ve güçlü kökler salmasını sağlayacak hem de HDP çizgisine de nefes aldıracaktır. Bu yönde bir birleşik mücadele aygıtını hangi hedef ve program etrafında toplayacağımız bugünün esas meselesi ve tartışma konusudur.


Bu yazı bu tartışma için bir girizgah olması amacıyla kaleme alınmıştır. O meşhur ve güzel slogandaki başlangıç safhası çoktan gerilerde kalmıştır; mühim olan bundan sonra mücadeleye nasıl devam edeceğimizdir.

Fırat Seymen








Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gelin meselenin adını koyalım: KIŞ GELDİ!

Ağır hastalıklar sıklıkla yakalandığımız daha basit ve sıradan türlere göre daha ciddi sorunlara yol açarlar. Örneğin enfeksiyonlara sebep olabilir, kalıcı hasarlar bırakabilir, metastazla yayılabilir, bir sonraki nesilin gelişimine olumsuz etkiler yapabilir ya da en kötü senaryoda ölümle sonuçlanabilirler. Eğer bu türden bir hastalık söz konusuysa buna karşı konvansiyonel metotlarla mücadele etmek, bu metotlarla sorunun kaynağını yalıtıp etkisiz hale getirmek, iyileşmek mümkün değildir! Açıktır ki özel durumlara karşı ancak özel yöntemlerle baş edilebilir. İşte şu anda Türkiye'nin içinde olduğu durum da bir alegoriye başvurmak gerekirse bu türden bir hastalıktır. Yani ortada özel bir devlet biçimi vardır.




Türkiye solunun tarihi maalesef müphem faşizm tahlilleriyle doludur. Kapalısı, yarı açığı, örtüğü, sömürge tipi vb. çoğunluğunun bilimsel anlamda karşılığı bile ciddi bir tartışma konusu olan bu tanımlamaların kendi özgül ağırlıklarından ya da sebep olduğu kafa karışıklıklarından…

HAYIR daha bitmedi ama nasıl devam etmeli?

Referandumdan çıkıldığı günlerde seçim çalışmalarının toplumsal muhalefetin moral değerlerini yükselttiği aşikardı. Özellikle HAYIR Meclisleri çevresinde örgütlenen kampanyalar, hem 7 Haziran'dan beri tecrübe edilmiş bazı çalışmaların hem de Gezi sonrasında edinilen birikimlerin aktığı bir mecra oldu.¹ Öyle ki İstanbul'un bir çok merkezinde "mühürsüz seçim" gecesine ve sonrasındaki bir haftaya hem bu mevcut birikim hem de meclisler çevresindeki derlenme damgasını vurdu. Meclisler mevcut karar alma aygıtlarıyla (organizasyon-örgütlenme komisyonları, koordinasyon komiteleri vb) protestolara yön verdi, eylemlerin çağrıcısı oldu ve bir hafta boyunca da etkili bir şekilde sevk ve idare etti. 

Fakat gerek devletin eylemlere müdahaleyi göze almayan temkinli tutumu ama bir yandan da ilerleyen günlerde "önleyici gözaltılar" yaparak gözdağı vermesi, gerekse "ana muhalefet" partisinin protestolardan ve halkın doğrudan muhalefetinden çekinen, devletin yanında …